Kaç yıldır yazıyorum?

Kaç yıldır yazıyorum?

Yazar
Arya Soysal | Psikolojik Romanlar, Aforizmalar ve Yazılar 13.08.2026

İnsan bir yaştan sonra doğum günlerini saymayı bırakıyor.

Çünkü anlıyor ki insanı yaşlandıran şey takvim değil. Bazen bir bekleyiş, bazen yarım bırakılmış bir cümle, bazen de yıllarca hiç gelmeyecek birine yazılmış yüzlerce sayfa yaşlandırıyor insanı. Benim de yaşımı artık doğduğum günden hesaplamak doğru değil. Ben, yazmaya başladığım gün büyüdüm. İlk defa içimde olanı bir kâğıda emanet ettiğim gün biraz çocukluğumu kaybettim. İlk kitabım bir başkasının ellerine ulaştığında ise sanki ömrümden birkaç yıl daha geçmişti.

Doğum tarihim değil beni eksilten.

Yazar olduğum tarih beni yaşlandırdı.

Çünkü yazmak, insanın kendi içinde yıllar geçirmek demekmiş.

Bir masanın başında otururken bazen bir ömür yaşayabiliyormuş insan. Bir cümleyi yazıp silebilmek için aylarca beklediğin oluyormuş. Kimsenin bilmediği bir acıyı iki kelimenin arasına saklıyor, sonra o iki kelimeyi hiç tanımadığın insanların ellerine bırakıyormuşsun.

Kaç yıldır yazıyorum, bilmiyorum artık.

Daha doğrusu yılları biliyorum da hesabını tutmak istemiyorum.

Kaç yıldır sözlerim benden önce gidiyor bir yerlere. Benim hiç görmediğim şehirlere giriyor kitaplarım. Hiç tanımadığım insanların gecelerine misafir oluyor cümlelerim. Bir kadın altını çiziyor belki bir sözümün. Bir adam, kimseye söyleyemediği bir şeyi benim bir cümlemde buluyor. Bazen bir kitabın arasında unutuluyorum, bazen bir başucunda sabahlıyorum.

Sözlerim insanlarla tanışıyor.

Bense hâlâ aynı masanın başında, bir boşluğa yazıyorum.

Belki de beni en çok yoran bu oldu.

Birinin yokluğuna yazmak.

Adını bilmediğim birinin ihtimaline…

Yüzünü hiç görmediğim bir adamın gözlerine…

Henüz yaşanmamış bir aşkın hatırasına…

Ne tuhaf, değil mi?

İnsan bazen yaşamadan da özleyebiliyor.

Henüz tanışmadığı birini bekleyebiliyor.

Hiç dokunmadığı bir elin sıcaklığını düşleyebiliyor.

Ve belki de yazarlığın en büyük laneti burada başlıyor: Gerçekleşmemiş şeylerin bile yasını tutabilecek kadar güçlü bir hayal gücüne sahip olmak.

Bazı insanlar yaşadıklarını yazar; bazılarıysa yazdıklarını yaşayacağı günü bekler.

Ben galiba yıllardır ikincisiyim.

Kitaplarımda bir adamdan bahsettim.

Adını hiç koymadım.

Bazen bir şiirin içinde yürüdü, bazen bir hikâyenin son paragrafında bekledi. Kimi zaman yağmurlu bir sokağın köşesinde durdu, kimi zaman bir kahve fincanının karşısındaki boş sandalyeye oturdu.

Onu tarif ederken yüzünü bilmiyordum.

Ama bakışlarını biliyordum.

Sesini duymamıştım.

Ama bana nasıl seslenmesini istediğimi biliyordum.

Ellerine hiç dokunmamıştım.

Ama bir gün elimi tuttuğunda içimde hangi sessizliğin biteceğini biliyordum.

Belki insan sevdiğini tanımadan önce de tanıyordur.

Belki bazı insanlar hayatımıza girdiklerinde onları ilk defa görmeyiz; yalnızca yıllardır içimizde taşıdığımız bir suretin ete kemiğe büründüğünü fark ederiz.

Bazı karşılaşmalar tanışmak değildir; hatırlamaktır.

Ben de artık hatırlamak istiyorum.

Bir adamın yüzüne bakıp, “Demek sendin,” diyebilmek istiyorum içimden.

Yıllardır yazdığım bütün o cümlelerin, gecelerin, bekleyişlerin bir yere çıktığını görmek istiyorum.

Çünkü yoruldum.

Ama aşktan değil.

Aşkın ihtimalinden yoruldum.

Bir insanı sevmekten değil, sürekli bir insanın yokluğunu sevmekten yoruldum.

Uzay boşluğuna gönderilmiş mektuplar gibi yazmaktan…

Adres kısmına yalnızca “bir gün gelecek olana” yazmaktan…

Kalemimin ucunda bir adam yaratıp sonra kitabı kapattığımda onu kaybetmekten yoruldum.

İnsanı yalnızlık değil, paylaşacak bu kadar şeyi varken paylaşamamak yoruyor.

Benim içimde çok fazla kelime var.

Belki mesele de bu.

Bir insanın taşıyabileceğinden fazla cümle biriktirdim.

Bazılarını kitap yaptım.

Bazılarını şiir.

Bazılarını sustum.

Bazılarını gecenin üçünde yazıp sabah sildim.

Bazıları hâlâ içimde duruyor.

Kimsenin okumadığı, hiçbir kitabın sayfasına girmemiş, yalnızca bir adama ait olmasını istediğim cümleler var.

Çünkü artık herkesin okuyabileceği şeyler yazmak istemiyorum yalnızca.

Bir kişinin anlayabileceği şeyler de söylemek istiyorum.

Dünyaya ait cümlelerim oldu.

Şimdi biraz da “bize” ait cümlelerim olsun istiyorum.

Bir gün bir adamla aynı masaya oturmak…

Önümüzde iki kahve.

Belki dışarıda yağmur.

Belki hiçbir şey olmuyor dünyada.

Ne büyük bir olay, ne unutulmaz bir gece…

Sıradan bir akşam sadece.

Ama ben ilk kez sıradanlığın içinde mucizeyi bulmuşum.

Karşımda o.

Elimde kalem.

Ve yıllardır kâğıda bakarak yazan ben, ilk kez kâğıda bakamıyorum.

Çünkü gözlerine bakıyorum.

Belki kalemi parmaklarımın arasında çeviriyorum.

Sonra ona uzatıyorum.

“Buraya,” diyorum, “bize özgü bir söz yaz.”

O an nasıl bir cümle kuracağını bilmiyorum.

Belki çok güzel bir şey yazmayacak.

Belki benim kadar kelimelerle arası iyi olmayacak.

Belki uzun uzun düşünerek yalnızca birkaç kelime karalayacak.

Ama önemli değil.

Çünkü o cümlenin edebî olması gerekmeyecek.

İlk defa bir sözün güzel olması için iyi yazılmış olmasına ihtiyaç duymayacağım.

Onun elinden çıkmış olması yetecek.

Çünkü yıllarca kelimelere anlam veren biri olarak sonunda öğreneceğim:

Bazı kelimelerin anlamı sözlükte değil, onları kimin söylediğinde saklıdır.

Sonra belki o sayfayı hiçbir kitabıma koymayacağım.

Kimse okumayacak.

Altı çizilmeyecek.

Paylaşılmayacak.

Bir fotoğrafın altına yazılmayacak.

Kimsenin “Ne güzel söz,” dediği bir cümle olmayacak.

Sadece bizim olacak.

Ve sanırım yıllardır yazdığım binlerce cümleden daha kıymetli gelecek bana.

Çünkü insan bazen bütün dünyaya duyurduğu sözlerden değil, yalnızca iki kişinin bildiği sırlarından yuva kuruyor.

Ben artık biraz yuva istiyorum kelimelerime.

Yıllardır onları dünyaya bırakıyorum.

Şimdi bazılarını saklamak istiyorum.

Bir adamın omzunda.

Bir bakışın içinde.

Bir evin mutfağında.

Gece yarısı edilen bir sohbette.

Yolda yürürken birbirimize söylediğimiz saçma bir cümlede.

Kavga edip sustuğumuz bir akşamın sonunda gelen “gel buraya”da.

Bir kitabın ilk sayfasına düşülmüş küçücük bir notta.

Ben aşkı yalnızca büyük cümlelerde yaşamak istemiyorum artık.

Çünkü öğrendim:

Büyük aşklar her zaman büyük sözlerle yaşanmaz; bazen “eve gelirken bir şey ister misin?” cümlesinin içinde bile bir ömür saklıdır.

Belki de yıllarca aşkı fazla güzel anlattım.

Öyle güzel anlattım ki gerçek bir insanın omuzlarına yüklenemeyecek kadar kusursuzlaştırdım onu.

Oysa artık kusursuzluk istemiyorum.

Bir adamın yanlışlarını da bilmek istiyorum.

Sinirlendiğinde nasıl sustuğunu…

Yorulduğunda nereye baktığını…

Bir şey anlatırken ellerini nasıl kullandığını…

Kahveyi nasıl içtiğini…

Hangi şarkıda uzaklara daldığını…

Hangi kelimemi sevmediğini…

Hangi cümlemi yüzüme bakarak tekrar ettireceğini…

Beni yalnızca yazar hâlimle değil, cümlesiz hâlimle de sevebilecek birini istiyorum.

Çünkü bir yazarın en savunmasız hâli yazdığı an değildir.

Tam tersine.

Yazarken saklanacak binlerce kelimesi vardır.

Asıl savunmasızlığı sustuğu zaman başlar.

Beni şiirlerimden seven çok olabilir; mesele, şiirim bittiğinde yanımda kalacak birini bulmak.

İşte ben onu istiyorum.

Kitaplarımın arasından beni aramayan…

Doğrudan gözlerime bakan birini.

Benden sürekli güzel cümleler beklemeyen…

Bazen “Bugün hiçbir şey yazamadım,” dediğimde bunu bir başarısızlık değil, yorgunluk olarak anlayan birini.

Ben sustuğumda sessizliğimi düzeltmeye çalışmayan birini.

Çünkü bazı insanlar birbirlerini konuşarak değil, birbirlerinin yanında susabilme cesaretiyle sever.

Ve ben artık bir adamın yanında sessiz kalabilmek istiyorum.

Kalemimi masaya bırakmak.

Yazar olmayı birkaç saatliğine unutmak.

Bir kitabın kahramanı olmamak.

Bir şiirin öznesi olmamak.

Sadece bir kadın olmak.

Sevilen.

Özlenen.

Merak edilen.

Bir yere geç kaldığında telefonu çalan.

Üşüdüğünde ceketi omzuna bırakılan.

Saçının arasından bir tel çekilip düzeltilen.

Günün sonunda “anlat bakalım” denilen.

Çünkü yıllarca insanların hislerine tercüman olmak güzel.

Ama insan bir gün kendi hislerinin de bir muhatabı olsun istiyor.

Her cümlenin bir okuru olabilir; ama her kalbin bir muhatabı olmaz.

Ben artık okur değil, muhatap istiyorum.

Bir kişiyi.

Kalabalıkların yerine geçebilecek bir kişiyi.

Kitaplarımı yüzlerce, binlerce insan okuyabilir. Sözlerim hiç tanımadığım hayatların içine karışabilir. Buna minnet duyarım. Ama bazı cümleler vardır ki alkış istemez.

Bir çift göz ister.

Ben o gözleri arıyorum.

Belki de doğru ellerde şair olmak dediğim şey tam olarak bu.

Çünkü yanlış ellerde insan kendini sürekli anlatmak zorunda kalıyor.

Neden sustuğunu…

Neden kırıldığını…

Neden uzaklaştığını…

Neden bir kelimeyi diğerinden daha fazla önemsediğini…

Doğru ellerdeyse insan açıklanmıyor.

Anlaşılıyor.

Yanlış insan seni bir bilmeceye çevirir; doğru insan, cevabını ezelden biliyormuş gibi bakar.

Ben doğru ellerde şair olmak istiyorum.

Şiir olduğum için değil.

Şiir olmaktan yorulduğum için.

Birinin beni sürekli güzel bulmasını değil, gerçek bulmasını istiyorum.

Dağınıklığımı da görsün.

Korkularımı da.

Bazen fazla düşündüğümü…

Bazen hiçbir şey söylemeden uzaklaştığımı…

Bazen tek bir kelimeyi günlerce içimde taşıdığımı…

Bazen güçlü görünürken içimde küçücük bir kız çocuğunun dizlerini karnına çekip oturduğunu…

Hepsini görsün.

Ve yine de kalsın.

Çünkü sevgi biraz da budur belki:

Bir insanın bütün dipnotlarını okuyup kitabı yarıda bırakmamaktır.

Ben yıllardır kitap yazıyorum.

Şimdi bir insanla hayatın kenarlarına notlar düşmek istiyorum.

Birlikte gidilmiş şehirlerin tarihlerini…

İlk kavganın sebebini…

İlk barışmanın sessizliğini…

Birlikte izlenen kötü bir filmin adını…

Bir gece ansızın çıkılan yolculuğu…

Bir fotoğrafın arkasına “burada çok mutluyduk” yazmayı…

Yıllar sonra bir çekmeceyi açıp gençliğimizden kalmış bir kâğıt bulmayı…

Ve üzerinde onun el yazısıyla o cümleyi görmeyi:

Bize özgü olanı.

Belki o zaman saçlarımızda birkaç beyaz olacak.

Belki ellerimiz değişmiş olacak.

Belki ben hâlâ yazıyor olacağım.

Ama o sayfayı görünce anlayacağım:

Bütün kitaplarım bir yana, yaşadığım bu hikâye bir yana.

Çünkü insan sonunda şunu öğreniyor:

Yazılabilecek en güzel hikâye, yazmak zorunda kalmadığın hikâyedir; çünkü onu zaten yaşıyorsundur.

Ben artık onu yaşamak istiyorum.

Birinin yokluğuna değil, varlığına yazmak.

Özlemden değil, kavuşmuş olmaktan şiir çıkarmak.

Hep gidenleri anlatmamak.

Biraz da kalanlardan bahsetmek.

Kapıların kapanışını değil, bir anahtarın aynı evin kapısını yıllarca açışını yazmak.

Vedaları değil, dönüşleri.

Eksilmeyi değil, çoğalmayı.

Ve bir gün biri bana,

“Bunca yıldır ne yazıyordun?” diye sorarsa,

belki gülümserim.

Kitaplarıma bakarım.

Sonra ona.

Ve derim ki:

“Galiba seni beklerken kendimi oyalıyordum.”

Çünkü bazı insanlar hayatımıza geldiklerinde geçmişimizi değiştiremezler.

Ama geçmişte çektiğimiz bütün yolların anlamını değiştirebilirler.

O zaman yıllarca boşluğa yazdığımı düşünmem belki.

Belki bütün o şiirlerin, hikâyelerin ve yarım kalmış cümlelerin aslında beni ona götüren küçük işaretler olduğunu anlarım.

Belki hiçbir kelimem boşa gitmemiştir.

Belki aşk geç kalmamıştır.

Belki yalnızca beni, onu taşıyabilecek kadar büyümüş bir kalbe dönüştürmek için zaman istemiştir.

Ve o gün geldiğinde kalemimi elime alırım.

Ama bu defa önümde boş bir sandalye olmaz.

Karşımda bir çift göz olur.

Kalemi ona uzatırım.

Önümüzde açık duran kitabın boş bir sayfasını gösteririm.

“Buraya,” derim, “bize özgü bir söz yaz.”

Sonra ilk defa yazılan şeyi okumak için acele etmem.

Önce ona bakarım.

Çünkü yıllarca kelimelerin içinde aradığım şeyin aslında bir cümle olmadığını sonunda anlamışımdır.

Bir insandır.

Ve belki o an hayatımın en güzel cümlesini hiç yazmadan kurmuş olurum:

 

Ben yıllarca iyi bir şair olmaya çalıştım; meğer bütün mesele, doğru ellerde şiir olabilmekmiş.

 

 

Bu Yazıyı Paylaş