İnsan, inanılmaz bir hikâyedir. Üstelik çoğu zaman kapağına bakarak içinde ne yazdığını anlayamayacağımız bir hikâye.
Bazıları acısını bağırarak yaşar; yırtınır, saçını başını yolar, dünyaya içinde kopan fırtınayı göstermek ister. Onlara bakınca acıyı tanımak kolaydır. Fakat insanın en büyük yanılgısı da burada başlar: Sessiz olanın canının yanmadığını sanmak.
Çünkü bazen asıl uçurum, son derece sakin görünen bir insanın içinde saklıdır.
Bir köşede kitabını okuyan, şiirler yazan, sabah saçlarını özenle tarayan, kıyafetlerini titizlikle seçen biri vardır mesela. Fotoğraflarda hep gülümser. Bazen öylesine güzel, öylesine çekici, öylesine hayat dolu görünür ki ona bakıp karanlıkla yan yana getiremezsiniz. Oysa hiç tahmin etmeyeceğiniz yollardan geçmiş olabilir. Belki her sabah, başka insanların adını duyunca ürkeceği ilaçları avucuna döküyordur. Belki haftanın günlerini terapilerle, doktor randevularıyla bölüyordur. Belki doktorları onun ardından kapıyı kapatırken tek bir dileği sessizce içlerinden geçiriyordur: Umarım kendine bir şey yapmaz.
Belki de bir gece gerçekten denemiştir.
Sonra sabah olmuştur.
İnsan bazen ölmek isteyip hayatta kalmanın bile utancını taşıyabilir. Kendi gözünde başarısız olmuş olmanın ağırlığına, bir de hiçbir şey yaşanmamış gibi iyi görünme mecburiyetini ekler. Yüzünü yıkar. Saçını tarar. Güzel bir şey giyer. Aynanın karşısında kendine uzun uzun bakar ve yüzüne, kendisinin bile inanmadığı bir ifade yerleştirir.
Sonra dışarı çıkar.
Güler.
Şaka yapar.
Hatta bazen odadaki herkesten daha çok güldürür insanları. Çünkü mizah, bazı insanların yaralarının üzerine çektikleri en zarif perdedir. Kimse perdenin arkasına bakmadığı sürece gösteri devam eder.
Bazıları acısından utanır. İlaçlarından, terapilerinden, gecelerinden, yaşadıklarından… Başkalarının kolaylıkla taşıdığı hayatı kendisinin neden bu kadar güçlükle taşıdığını anlayamaz. Bu yüzden anlatmak yerine dönüştürür acısını.
Sanata mesela.
Bir resim yapar. Saatlerce bir tabloya bakar. Sonra gözlerindeki o anlaşılmaz derinliği fark eden biri olduğunda gülümseyip, “Ben sanatçıyım,” der.
Sanki mesele yalnızca sanatmış gibi.
Oysa belki renklerle konuşuyordur.
Çünkü bazı insanlar konuşamamanın bedelini ellerine ödetir.
Yazarlar.
Sürekli yazarlar.
Kâğıtlara, defterlere, telefonlarının notlarına, kimsenin okumayacağını bildikleri sayfalara… Söyleyemedikleri her şeyi kelimelerin içine gömerler. İnsanlara anlatamadıklarını hayalî karakterlerin ağzından söyler, kendi yaralarını başkasının hikâyesiymiş gibi anlatırlar. Sonra biri gözlerindeki o tuhaf durgunluğu fark ettiğinde yine hazır bir cevapları vardır:
“Ben yazarım.”
“Edebiyatçıyım.”
Sanki çok okuyan herkesin gözleri böyle yorulurmuş gibi.
Sanki şiir insanın bakışlarına bu kadar ağır bir sessizlik bırakırmış gibi.
İnsan kendisini saklamayı öğrendiğinde, en büyük ustalığı kendi yüzünde gösterir. Acısını süsler. Yaralarını güzel cümlelere çevirir. Karanlığından resimler yapar. Çöküşlerini şakalara dönüştürür. Sonra insanların arasına karışır ve hiç kimse onun, eve döndüğünde hangi düşüncelerle baş başa kaldığını bilmez.
Belki de bu yüzden bir insanı yalnızca gülerken gördüğümüz fotoğraflardan tanıyamayız.
Saçlarının ne kadar güzel olduğundan, kıyafetlerine ne kadar özen gösterdiğinden, ne kadar çok şaka yaptığından, kaç kitap okuduğundan ya da ne kadar güzel şiirler yazdığından da anlayamayız.
Çünkü insan bazen en çok parçalandığı dönemde en güzel fotoğraflarını verir.
En ağır zamanlarında başkalarını en çok güldüren kişi olur.
Ve bazen hayatta kalabilmek için yaptığı şeylere, kimse gerçeği anlamasın diye başka isimler verir:
Sanat der.
Edebiyat der.
Mizah der.
Oysa bazı güzel şeyler, yalnızca güzel oldukları için doğmaz. Bazıları insanın kendisini karanlıktan çıkarabilmek için duvara açtığı küçücük pencerelerdir.
Hayat tuhaf, evet.
Ama insan hayattan daha karışık.
Belki de bütün bu hikâyenin en tuhaf tarafı budur: Bir insanın içinde neler yaşandığını, yalnızca dışarıdan bakarak hiçbir zaman bütünüyle bilemeyiz.
Çünkü bazı insanlar yardım isterken bağırmaz.
Bazıları şiir yazar.