Benden çok şey aldılar.
Bazılarını insanlar,
bazılarını zaman,
bazılarını da ben kendi ellerimle geride bıraktım.
Bir şehrin nasıl yandığını gördüm mesela.
Sonra anladım ki insanın içinde de şehirler varmış.
Sokakları olan,
kimsenin bilmediği evleri,
yıllardır açılmayan kapıları olan şehirler.
Ve insan bazen kendi içinde çıkan yangından
hiçbir şey kurtaramıyor.
Ne çocukluğunu.
Ne inandığı insanları.
Ne de bir zamanlar kendisi hakkında bildiği şeyleri.
Yine de tuhaf:
Her şey yandıktan sonra bile
bir yer kalıyor.
Küçücük.
Kimsenin adını bilmedği,
hiçbir haritada gösterilmeyen bir yer.
Oraya kimse giremiyor.
Beni sevdiklerini söyleyenlerr de giremedi.
Beni incitenler de.
Beni kendilerine ait sananlar da.
Çünkü insanın son ülkesi
bedeni değildir.
Geçmişi de değildir.
İnsanın son ülkesi,
hâlâ kendi kendine söyleyebildiği o küçücük cümledir:
Ben hâlâ buradayım.
Belki özgürlük büyük kapılardan geçmek değildir.
Bazen yalnızca
sana çizilmiş bütün yolların dışına çıkıp
ilk kez kendi yönünü seçmektir.
Nereye varacağını bilmeden.
Korkarak.
Eksilerek.
Ama yine de yürüyerek.
Çünkü bazı insanlar yolu bulmaz.
Bazı insanlar,
kaybola kaybola
yolun kendisine dönüşür.