Bazı insanları sevmeyiz aslında;
onlara yüklediğimiz anlamı severiz.
Sonra bir gün anlam çekilir aradan
ve karşımızda bütün çıplaklığıyla
bir yabancı kalır.
Ben seni kaybettiğimde anlamadım bunu.
Uzun zaman kaybettiğim şeyin sen olduğunu sandım.
Oysa insan bazen birini değil,
onun yanında kurduğu kendisini kaybediyor.
Ben sende bir ev kurmuştum.
Duvarlarını bahanelerinden,
pencerelerini ihtimallerden,
kapısını da döneceğine olan inancımdan yaptım.
Sen hiç oturmadın o evde.
Ben yıllarca boş odalara
senin adını verdim.
Her susuşuna bir sebep,
her gidişine bir korku,
her yalanına güzel bir anlam buldum.
Gerçeğin yüzü çirkindi çünkü;
ben de ona durmadan makyaj yaptım.
İnsan sevdiğini kaybetmemek için
ne çok şeyi güzelleştirebiliyor.
Bir ihmali yorgunluk,
bir ihaneti hata,
bir sevgisizliği korku sanabiliyor.
Ve bütün bunları yaparken
kendisine yapılanı değil,
kendisine ne olduğunu geç fark ediyor.
Ben de geç fark ettim.
Sana yetişmeye çalışırken
kendime geç kaldığımı.
Senin gözlerinde biraz daha güzel görünmek uğruna
aynaya bakmayı unuttuğumu.
Bir gün seversin diye beklerken
her gün biraz daha sevgisiz kaldığımı.
Meğer insanın kalbi bir anda kırılmıyormuş.
Her gün görünmeyen küçücük bir yerinden çatlıyor,
sonra bir sabah hiçbir şey olmamışken
elinde paramparça buluyorsun onu.
Ve en tuhafı:
O gün ağlamıyorsun.
Çünkü bazı acılar gözyaşını bile tüketiyor.
Şimdi senden kalanları düşündüğümde
ağzımda eski bir tat beliriyor.
Ne tamamen tatlı
ne tamamen acı.
Bal gibi.
Fakat artık biliyorum:
Bir şeyin tatlı olması
zehir olmadığı anlamına gelmiyor.
Ben seni affetmedim belki.
Kendimi de henüz tamamen affetmiş değilim.
Ama artık hikâyemizin kötü adamını değiştirmeye,
pelerinini boyamaya,
yaralarına başka isimler vermeye çalışmıyorum.
Seni olduğun yerde bırakıyorum.
Kendimi ise senden aldığım yerden
yavaş yavaş topluyorum.
Çünkü bazı ayrılıklar
birinin hayatından çıkması değildir.
İnsanın, yıllardır terk ettiği
kendi içine dönmesidir.
Ve galiba ilk kez
ağzıma çalınan bala değil,
kendi sesime inanıyorum.