“Kalemin çok güzel,” diyorlar.
Oysa güzel olan kalemim değil.
Hislerim, travmalarım, ayrılıklarım, yaslarım…
Ben yalnızca onları yazmayı öğrendim.
Hem yazmalıydım.
Çünkü kendimi ifade edemeseydim bu yaşıma gelemezdim.
Belki bir gün bir yerde küçücük bir haber okurdunuz.
Konusu ben olurdum; içeriği, acısını anlatacak bir dil bulamayan küçük bir kız.
Neyse ki elim ateşe değil, kaleme gitti.
Doktorlarım kendimi tarif edişimi hayranlıkla dinliyor.
Terapistlerim bir sonraki yazımı merakla bekliyor.
Oysa benim onlardan istediğim, beni daha iyi yazdırmaları değil; bir gün yazmaya mecbur kalmayacak kadar iyileştirmeleriydi.
Çünkü bir zamanlar beni kurtaran kalem, zamanla boynumda gezinen bir neştere dönüştü.
Yazdıkça içimi açtım.
Açtıkça daha derine indim.
Bazen yazdığım tek bir cümlenin içinde bile artık hiçbir şey hissetmemeyi diledim.
İnsanlar buna yetenek diyor.
Ben bazen yara izi diyorum.
Ustalarım, hayranlıkla okuduğum yazarlardı.
Nasıl yazacağımı belki onlardan öğrendim. İlham aldım. Ama ne yazacağımı bana hayat öğretti.
Bu yüzden “Kalemin çok güzel,” dediklerinde gülümsüyorum.
Çünkü onlar cümleyi okuyor.
Ben ise o cümlenin benden ne aldığını biliyorum.